Friday, October 28, 2011

-Ler -Lar

Zelam!


Sen kimlerdensin? O kimlerden? Neycisin? Hangi parti? Hangi takım? Hangi okul? Nerelisin?


Hiç öyle barış sevgi kardeşilk filan demeye niyetim yok. Zaten bunlar seni sen yapan şeyler, dinamikler öhöm!


Ama çok yanlış bir şey öğrenmişiz bence. Ki bunu herkes yapıyor, bakkalından spikerine kadar. 


Bir şeyi severken diğerinden nefret etmek.


Ya ne bu şimdi diyorsun dimi? Öyle  koşullanmışsın ki, öyle yargılarla dolmuş ki kafan, ikisini birden de seveceğini düşünemiyorsun.


Ay aman ha bu yazımı kürt türk ayrımcılığıyla ilgili düşünerek okuyan varsa şu an kapatsın ekranı zira konu hiç o değil.


Küçükken asitçi metalci diye bölünmüştük. Sonra Pearl Jam'ciler Nirvana'cılar, sonra bilmem ne kuşağı olarak bölündük, sonra sen feneri tuttun bölündün mesela.


Bölünceksin tabi, seçimlerin seni sen yapan şeylerdir. İyi de kardeşim bölündün diye diğerinden nefret etmek neden ben onu hiç anlamıyorum. Bazen sadece diğerinden nefret etmek için seviyorsun bir şeyi.


Fanatizm bence "Merhaba nasılsın?" demenin "Abahrıaasan?" deme versiyonudur. Fanatik olmak kör olmaktır. Bence dünyadaki hiç bir sevgi körü körüne olamaz. 


Ya da ben böyleyim? Hasta mıyım acaba?


Son günlerde konuşulanlardan o kadaaar sıkıldım ki! 


İlahi adalet! diyenler, ona sen nasıl insansın diyenler vır vır vır vır konuşup duruyorsunuz. 


Sevdiğin şey, inandığın şey ne olursa olsun, diğerini de kabul etmeye mecbursun. Çünkü sen insansın, seni sen yapan nasıl binlerce şey varsa, onu da yapan binlerce şey var.


Ben Muş'ta bir köyde doğsaydım, italyan dili ve edebiyatı okumaya karar verir miydim acaba yine?


Kabul etmek senin kim olduğunu daha iyi gösterir. Dengeni belli eder.


Ankara'yı da İzmir'i de İstanbul'u da çok seviyorum lan. Aynı oranda da hepsine kıl oluyorum. Dümdüz bir çizgi var mı sanıyorsun hayatta? O düm düz olan sadece senin beynin. Gidilecek başka yollar, a-b-c-d şıklarından başka işaretlenecek başka şıklar var.


Senin evin yıkılsa o nefret ettiğin insanlardan biri elini uzatsa sana çıkman için, o zaman ne diyeceksin kendine? 


Bir insana yardım etmek için insan olmak yeterlidir, isterse ten rengi yeşil olsun.


Nefret seni cahilleştirir, hiç bir şey kazanamazsın tek tip yaşar gidersin.


Yapma canım. Silkelen ve kendine gel.


Tercihlerin, seni anlatsın, neyin sen olmadığı değil. 


O zaman size bir kardeşlik türküsü armağan ediyorum Temple of the Dog'dan Hunger Strike eheh.



Friday, October 21, 2011

vesikalık fotoğraf

merhaba eyüp.

bugün tanıştım seninle. hastayım bir kaç gündür, işten erken çıktım. otobüste tanıştım seninle, ama sen beni görmedin.

gözüm takıldı. inceledim. ne kadar küçüksün. daha 20 yaşındaymışsın.

gözlerin güçlü güçlü bakıyordu. kim bilir ne için çektirmiştin o fotoğrafı?

yaşlı bir amcanın yakasında duruyordun. 

cenazen bugünmüş. otobüs sessizdi eyüp.

annemin de fotoğrafını astılar. halbuki o fotoğrafı çektirdiği günü hatırlıyorum. üzerinde çok sevdiğim çiçekli gömleği vardı. okul için çektirmişti. kırmızı rujuyla. bilemezdi ki o fotoğrafın cenazesinde herkesin yakasına takılacağını.

ne saçma değil mi eyüp? sen ne düşünüyordun acaba? ne güzel bakmışsın onu düşündüm. 

bir hiç uğruna gittin. seninle böyle tanışmak istemezdim eyüp. otobüste sevgilinle giderken kolum çarpsaydı da pardon deseydim ya da ne bileyim, müzik dinlerken sana fark etmeden bakıp geçseydim.

ama öyle olmadı eyüp. birilerinin yakasında tanıştım. sadece sana yazmak istedim. burada sen de dur istedim. 

vatan sağolsun diyorlar eyüp. sana bakınca içimden hiç bir şey sağ olsun demek gelmedi. sana bakınca yaşanmayan bir hayatı gördüm. ve bir hiç uğruna... üzgünüm eyüp. kendi adıma üzgünüm. sağımda iphonunda internete giren çocuğa baktım. 

ben, üzgünüm eyüp. ailenin acısını tahmin bile edemiyorum. siyaset, politika, terör 20 yaşındaki bir insanın hayatını bitiriyorsa, sen o ülkeye ne dersin bilmiyorum. 

aklımda sadece vesikalık fotoğrafın var. güçlü gözlerle baktığın...

o zaman senin için çoban yıldızını dinleyelim.

hoşçakal.

Thursday, October 13, 2011

Kendini diyalog sanan monologlar

_ Günaydın!
^Günaydın!
- Hava ne güzel ya gri!
* Ay hiç sevmem gri havaları.
^ Ay ben bayılırım!
_  Ben severim ama soğuk olmasa!
* Ben vallaha güneşli seviyorum.
- Yok ya ben gri seviyorum böyle mistik filan ya!


Merhaba. Yukarıdaki diyalogda ne gibi bir anlama bozukluğu vardır?


Hemen hemen her gün yaşamıyor musunuz buna benzer diyaloglar? Özellikle kadınlar arasında! O kadar kimse dinlemiyor ki diğerini. O kadar sıkılıyoruz ki! Çünkü en enteresan sensin ya, diğeri sıkıcı geliyor dimi la?


Kıyafet, sevgili, yok efendim evlilik, çocuk artık aklınıza ne geliyorsa!


* Benimki bugün hede dedi!
* Ay benimki geceleri hiç uyutmuyor ya!
* Sen benimkini gör nasıl yemek yiyor!


Bir de alakasız konular böyle hani devamlılığı da yok... Bir sorsana lan karşındakine neden uyutmuyormuş?


Bir an önce kafanızdakini anlatmak için dinliyor gibi gözüküyorsunuz. Tek derdiniz kendinizi anlatmak. Ama kimse kimseyi bilmek istemiyor. 


- Ayyyyyyyyyyy! bu gruba hastayım yaaa!
* Ben hülohopu dinliyorum mikemmmeel!
- Kızoom geçen ben cumburlop konserindeydim ehihihihii
* Dün akşam bi acolo adana yediiiik inanamassınnn yaa!


Ya valla abartmıyorum bence ya!


Neden dinlemiyor kimse kimseyi çok üzülüyorum. Kendini anlatmak sıkıcı değil mi ya? 


Sıkıcı la!


Hepiniz o dandik hayatlarınızı üstüne koya koya anlatıp duruyorsunuz. 


Biraz susun.


Susmak iyidir, dinlemek güzeldir.


Bak bak o fotoğraftaki kısa saçlı kısa boylu kadın var ya, heh o tam böyle  içinden "Üf ya bi bitirse de sıra bana gelse. Benim hikayem onunkinden daha ilginç!!" demiyorsa ben de nesquikteki tavşanın annesiyim aq!


O zaman Morphine'den hepinize Cure for Pain armağan ediyorum...


Eheh oh be döktüm içimi!


Öperim minnoşlar...

Tuesday, October 11, 2011

Gitmesinin hemen ardından söylediklerim...


İlk kez yanıldım.

Senin olamayacağını düşünemedim. Alternatif bir planım olamadı. Şaşkınım. Zorlanıyorum.



İlk kez yanıldım.

Güvendiğim tek şey hayatta hislerimdi. Ama artık onlara da inanmıyorum.

Yıkıldım.

Geldiğim yerde yıkılmak kolay değildir. Çevrende bitmeyen sıcaklık vardır. Burası soğuk. Evet gitmeyi kendim seçtim.

Değiştim.

Seçimleri başkasına bırakmadım hiçbir zaman. Güvendiğim tek şeydi hislerim. Çocukluğumdan beri seçme şansı nedir en çok onu öğrendim. Gittim, çünkü değiştim. Ya da tam tersi… Hangi ilk okula gideceğimi bile kendim karar vermiştim. 6 yaşında daha mı güçlü oluyor insan?

Sonra,

Öncesi vardır hep, sonrası hiçbir zaman yoktur. Di’li geçmiş zamanda olan sonraların bir tanesinde, kaçtım. Sevilmekten mi?

Yalnızlaşmak.

Şehir değiştirmek, ülke değiştirmek. Yukarıdan bakınca her gittiğim yerde güven duvarı ördüm kendime. Burada olmuyor. İç sesinden başka ses yok. Çok sıkılırsan müziğin sesini açabilirsin, sessiz ol diyen komşular yok.

Korktum.

Sen gittikten sonra hayatımdaki salak mutluluklarımı kimseyle paylaşamadım. Söylenecek sözler az, dinleyenin bakışları ters, ifadesiz.  İnsanlar çirkin.
Özledim aslında…

En çok da kokunu istiyorum, kimseye benzemeyen.

İlk kez yanıldım.

Sevginin büyüklüğüyle aynı oranda gitmiyor hayatlar. Sandım ki dolabımı hiçbir zaman kendim toplamayacağım. İzmir’e gülümseyerek gireceğim sandım.

İzmir’i seviyorum sandım.
Babamı seviyorum sandım.
Ailemi, sokakları, işimi, insanları, filmleri, yüzmeyi, hayallerimi kendime ait sandım.
Tek sevdiğim sensin.

Hislerime de güvenmiyorum artık. Sen gidince onlar da gitti…

Yalnızlaştım. Hissizleştim. Güvensizleştim.

Değiştim.

Tek yaptığım şey çalışmak. Unutmak için. Hislerimi duymamak için. Başka çözüm yolu bulamadım.

İyi gelen bir şey yok. Var olanı değiştirecek bir kişi yok. 

Yenilik.

Yeni tanıştığım insanlara davranışlarım. O ben miyim? Daha önce nasıldım? Hatırladıklarımla devam etmeye çalışıyorum. Ama bir yandan,

Yabancılaşıyorum.

Baştan başlamam lazım biliyorum. Evet farkındayım, bir dönem bitti. Israrla kabul edemiyorum.

Ama nerden başlamam lazım bilmiyorum. Neyin başından? Eskiden olsa önce kendimden başlayarak derdim. Artık diyemiyorum. Elle tutulur bir tarafım kalmadı.

Geldiğim yer sendin. Gideceğim yer de senin yanın. Bu dönemde rastladıklarım? Sadece tesadüf anne…


Thursday, October 6, 2011

Dönüşüm -1

Yürüdüğüm yol o gün daha sessizdi. Hava kararmaya başlamıştı ve ben hızlı adımlarla eve doğru yürümeye devam ediyordum. Yaklaşık 1 saattir durmadan yürümekteydim ve henüz yorulmamıştım. Düşündükçe tüylerim ürperiyordu, düşünmemeye çalışıyordum ama bu sessizlikte çok da kolay bir şey değildi bu.


Bazen ortam çok sessiz olduğunda bir anda sağır mı oldum acaba diye kendimden şüphe edip öksürürüm. Bu sefer öksürmedim, zira kafam çok bulanıktı.


İşaretleri takip etmeye devam ettim, köşedeki kuru yemişçi, onun yanındaki doğalgazcı, sola dön, renkli tekel bayii, düz git kırmızı tuğlalı eski evden sağa dön, büyük ağacın arkasındaki apartman...


Oldum olası yön duygum kötü olmuştur. Ama bu şekilde işaretlerle işimi kolaylaştırmıştım. Sadece 3 aydır burada yaşıyordum ve sadece 2 defa kaybolmuştum. Ama ne kayboluş! 


Birinde eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum, diğerinde ise zihnimde bir boşlukla kendimi evin kapısını açarken bulmuştum. Evet, ne yazık ki küçüklüğümden beri ufak çaplı hafıza kayıpları yaşıyordum. Ve artık buna alışmıştım. Aslında çok uzun zamandır olmuyordu ama bu eve taşınmamla yine nüksetmişti. 


Beni doktora götürüp başımda duracak, ilgilenecek, ben legolarla oynarken öğle yemeğimi yedirip benim yerime sorular soracak kimsem yoktu. Ailem olmadı, neden olmadığını size belki daha sonra anlatırım. 


Hava artık serinlemişti ve üzerimdeki hırka görevini yerine getiremiyordu. Evin yanına geldiğimde yavaşladım. Ağaca baktım. Bekledim. Hafifçe yaprakları kımıldıyordu, asırlık bir çınar ağacıydı ve minik balkonumun içine kadar yaprakları giriyordu. Açıkçası çok da hoşuma gidiyordu. Sabahları uyandığımda sakince ona bakıp düşünüyordum. Ve evet düşünmemeye çalışsam da çok sık düşünüyordum.


Bir kaç dakika bekledikten sonra üşüyüp içeri girdim. Elimdekileri bırakıp balkona koştum. Hızlıca saksının önüne eğilip elimle içi sadece toprakla dolu olan saksıyı kazmaya başladım. Ve evet işte yine oradaydı! 


Özenlice katlanıp konulmuş bir sayfa daha. bu defa 33. sayfa gelmişti. Neredeyse eve taşındığım günden beri her gün bu saksının içinde bir sayfa buluyordum. 


İlk sayfayı bulmam eve taşındıktan 1 hafta sonra, eve aldığım çiçeği, daha önceki kiracıdan kalmış olan saksıya dikmek isteğimle gerçekleşmişti.


Elbette bunun tesadüf olacağını düşünmüştüm, ama ertesi gün diktiğim çiçeği parçalanmış bir şekilde görünce saksıyı elime aldığımda tekrar başka bir sayfa çıkmıştı saksıdan. Günlerce bu şekilde devam etti ve bir gün balkonun önüne yiyeceklerimi alıp koltuğumu o yöne çevirip, kitabımı okumaya başladım. Tüm günü balkonun önünde geçirdikten sonra akşam saatlerinde o geldi.


Kargaların usta birer hırsız, korkunç zekalı hayvanlar olduklarını daha önce bir yerden duymuştum. Ama bunu ilk kez yaşıyordum açıkçası. O, balkonun demirinden yan yan bana baktıktan sonra saksıya kondu, gagasıyla tuttuğu kağıdı eşelediği toprağın içine koyup uçup gitti.


Gözlerime inanamıyordum. O günden sonra akşamın aynı saatinde onu beklemeye koyuldum. Her gün aynı şey. Her gün. Sekmeden.


33. sayfayı alıp diğerlerinin yanına koydum. Ve ne yazık ki sayfalar bana karışık geliyordu. O yüzden bağlantı kurmakta zorlansam da, anladığım kadarıyla bu rönesans döneminde geçen Marius adında birinin otobiyografisiydi. Ve ben 3 aydır bunu düşünmekten başka bir şey yapamaz olmuştum. Ama çok az bir zamanım kalmıştı ve ben düşünerek boşa zaman harcadığımı sonra anlayacaktım.


Merak etmeyin, daha yeni başlıyoruz...

Tuesday, October 4, 2011

This one goes out to the one i left behind!

Ankara'da olmak... 


İlk gittiğimde güneş olmadığı için üzülürdüm. Denizi aramadım hiç. 


Sonra griyi sevdim. Ki çok zor oldu grinin bir renk olduğunu kabul etmem. Griliğe alıştıkça büyüdüm. 


Ankara'nın sokakları hep bir şey anlatır. Durduğunuz kaldırım köşesini bile anımsarsınız. Bir süre sonra sıkılırsınız, canınız bir gitmek ister. Ama dönerken şehre girdiğinizde "ait"lik hissedersiniz.


Kendimi durup dururken ait hissettiğim tek yer Ankara'ydı. Herkes gibi çok insan geldi çok insan da gitti. 


En kendim gibisini hep Ankara'da buldum. Zira kendimi de orada buldum. Eheh kedimi de orda buldum. 


İzmir'in "hafif"liği yoktur Ankara'da. Ankara ağırdır. İnsanlar çok gülümsemez, kurallar vardır, daha düzenlidir. Ağırdır Ankara. Sen o halinle sert, ağır bir kahve içmeye alışırsın sabahları. Balkona çıktığında kar yağar, onu izlersin. Kedine mama koyarsın.


Ankara'da deniz yok yaaaa! Ankara'nın gece hayatı çok kötü be bilader yeee! O ne olum memur kenti orası beaaa! diyen sevgili insanlar;


Ankara'da olmanın ne demek olduğunu asla anlayamayacaksınız demektir. Bunun sebebi de hayatınızda yakaladığınız o grilik yanlış bir grilik be canım. 


Her şehrin rengi farklıdır. Sana anlattığı hikayesi, yedirmesi içirmesi farklıdır. Seni nasıl ağırlıyor önce ona bakacaksın. Uzaktan evin penceresine bakıp ya bu evin ışıkları çok mu loş yeaaa? demek ne kadar doğruysa senin önyargıların da o kadar doğrudur.


Dünyada deniz olmayan tenk kent Ankara değildir, ve gece hayatı en azından İzmir'inkinden bin kat daha güzeldir, onu biliyorum. Memur kenti de ne oldu afedersin? Memurlar evini mi bastı?


Şehir fanatikliği yapmaya çalışmıyorum. Ama kendisine çok şey borçluyum. En azından hayatımda olan dostlarımı bana verdiği için. Ve hala daha vermeye devam ettiği için. 


İzmir'de deniz var da ne yaptık pardon? Bütün sıçtığımız bokları içine döktük! Sonra da dönüp denizden bahsetmeyeceksin sevgili İzmir'li!


Bence Ankara'nın en büyük eksiği deniz değil, en büyük eksiği sensin. Zira sen gittiğinde sanki başka bir şehir olur Ankara. 
Döndüğünde sana küs gibi olur, başka türlü karşılar. Belki de bilerek yapıyor bilmiyorum. Gideceklere mani olmayıp çantasına bir kaç yolluk koyup el sallıyor arkandan. 


Dönsem biliyorum beni hafif bir gülümsemeyle karşılayacak, ama kalmamı istemeyecek. Olgun eski sevgili gibi.


O zaman haydi bakalım this one goes out to the one i love gelsin kendisine. 


Öperim!





Monday, October 3, 2011

Müziğin sesini biraz kısar mısınız?

Selam!!


Topuklu ayakkabı giydiğim zaman ezilme tehlikesi yaşamıyorum.


Ve evet artık topuklu ayakkabı giyiyorum.


Sabah hazırlanırken konsantrem bozulduğu anda 15 dakika boş boş aynada kendime bakıyorum. 


Şu anda kredi kartlarımı birisi ödese nasıl sevinirdim!


Yaklaşık 1 senedir telefonumdaki mp3 listem aynı ve ben sıkıntıdan 3 tane şarkıyı sadece dinleyebiliyorum. İlginç olanı şarkılardan 2 tanesinin metallica olması. 


İlginç evet zira hiç bir zaman metallica fanı olmamıştım. şimdi sıkılmadan her sabah dinlemek istiyorum.


Kaptan Mağara adamını hiç bir zaman sevmedim.


Topuklu ayakkabı giyince kimse müziğin sesini kısmamı istemiyor.


Her peyniri yiyemiyorum, saçma sapan bir seçiciliğim var.


Kilo vermek bence çok kolay. Ama yememek çok zor.


Hayatta en sevdiğim şeylerden biri beyaz peynirli tost!


Şu kitaplarda paragraf başlarını sanki çok bokmuş gibi afilli yazmanızdan dolayı çocukluğum o harfleri birleştirip çıkan kelimeye bir anlam aramakla geçti.


İş yerinde kurulan ilişkileri acayip yapmacık ve sıkıcı buluyorum. 


Hiç bilmediğim bir konu üzerine 8 saat konuşabilirim.


Çünkü kadınım.


Bazen kimseye haber vermeden çekip gitmek geliyor ama sonuçlarına katlanmak istemiyorum.


Eve gitmek istiyorum ama evde oturmak istemiyorum.


Kedimi çok özledim. 


Bu aralar özlediğim çok şey var. 


O yüzden bir an önce mp3 listemi değiştirmeliyim.


Topuklu ayakkabı giyince aynı anda iki şey yapamıyorum.


Mesela hem yürüyüp hem çantamdan anahtarımı alamıyorum.


Çocukluğumu çok özlüyorum ama fotoğraflarıma bakamıyorum.


Denize kıyıdan girerken cup diye atlayan insanlara özeniyorum. Her seferinde dura dura giriyorum. 


Sezen Aksu'yu hayatımın hiç bir döneminde sevmedim.


Ama Erol Evgin'le evleneceğimi sanıyordum.


Kellere olan ilgim çocukluktan başlamış demekki. hihi :)


Öperim!