Thursday, October 6, 2011

Dönüşüm -1

Yürüdüğüm yol o gün daha sessizdi. Hava kararmaya başlamıştı ve ben hızlı adımlarla eve doğru yürümeye devam ediyordum. Yaklaşık 1 saattir durmadan yürümekteydim ve henüz yorulmamıştım. Düşündükçe tüylerim ürperiyordu, düşünmemeye çalışıyordum ama bu sessizlikte çok da kolay bir şey değildi bu.


Bazen ortam çok sessiz olduğunda bir anda sağır mı oldum acaba diye kendimden şüphe edip öksürürüm. Bu sefer öksürmedim, zira kafam çok bulanıktı.


İşaretleri takip etmeye devam ettim, köşedeki kuru yemişçi, onun yanındaki doğalgazcı, sola dön, renkli tekel bayii, düz git kırmızı tuğlalı eski evden sağa dön, büyük ağacın arkasındaki apartman...


Oldum olası yön duygum kötü olmuştur. Ama bu şekilde işaretlerle işimi kolaylaştırmıştım. Sadece 3 aydır burada yaşıyordum ve sadece 2 defa kaybolmuştum. Ama ne kayboluş! 


Birinde eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum, diğerinde ise zihnimde bir boşlukla kendimi evin kapısını açarken bulmuştum. Evet, ne yazık ki küçüklüğümden beri ufak çaplı hafıza kayıpları yaşıyordum. Ve artık buna alışmıştım. Aslında çok uzun zamandır olmuyordu ama bu eve taşınmamla yine nüksetmişti. 


Beni doktora götürüp başımda duracak, ilgilenecek, ben legolarla oynarken öğle yemeğimi yedirip benim yerime sorular soracak kimsem yoktu. Ailem olmadı, neden olmadığını size belki daha sonra anlatırım. 


Hava artık serinlemişti ve üzerimdeki hırka görevini yerine getiremiyordu. Evin yanına geldiğimde yavaşladım. Ağaca baktım. Bekledim. Hafifçe yaprakları kımıldıyordu, asırlık bir çınar ağacıydı ve minik balkonumun içine kadar yaprakları giriyordu. Açıkçası çok da hoşuma gidiyordu. Sabahları uyandığımda sakince ona bakıp düşünüyordum. Ve evet düşünmemeye çalışsam da çok sık düşünüyordum.


Bir kaç dakika bekledikten sonra üşüyüp içeri girdim. Elimdekileri bırakıp balkona koştum. Hızlıca saksının önüne eğilip elimle içi sadece toprakla dolu olan saksıyı kazmaya başladım. Ve evet işte yine oradaydı! 


Özenlice katlanıp konulmuş bir sayfa daha. bu defa 33. sayfa gelmişti. Neredeyse eve taşındığım günden beri her gün bu saksının içinde bir sayfa buluyordum. 


İlk sayfayı bulmam eve taşındıktan 1 hafta sonra, eve aldığım çiçeği, daha önceki kiracıdan kalmış olan saksıya dikmek isteğimle gerçekleşmişti.


Elbette bunun tesadüf olacağını düşünmüştüm, ama ertesi gün diktiğim çiçeği parçalanmış bir şekilde görünce saksıyı elime aldığımda tekrar başka bir sayfa çıkmıştı saksıdan. Günlerce bu şekilde devam etti ve bir gün balkonun önüne yiyeceklerimi alıp koltuğumu o yöne çevirip, kitabımı okumaya başladım. Tüm günü balkonun önünde geçirdikten sonra akşam saatlerinde o geldi.


Kargaların usta birer hırsız, korkunç zekalı hayvanlar olduklarını daha önce bir yerden duymuştum. Ama bunu ilk kez yaşıyordum açıkçası. O, balkonun demirinden yan yan bana baktıktan sonra saksıya kondu, gagasıyla tuttuğu kağıdı eşelediği toprağın içine koyup uçup gitti.


Gözlerime inanamıyordum. O günden sonra akşamın aynı saatinde onu beklemeye koyuldum. Her gün aynı şey. Her gün. Sekmeden.


33. sayfayı alıp diğerlerinin yanına koydum. Ve ne yazık ki sayfalar bana karışık geliyordu. O yüzden bağlantı kurmakta zorlansam da, anladığım kadarıyla bu rönesans döneminde geçen Marius adında birinin otobiyografisiydi. Ve ben 3 aydır bunu düşünmekten başka bir şey yapamaz olmuştum. Ama çok az bir zamanım kalmıştı ve ben düşünerek boşa zaman harcadığımı sonra anlayacaktım.


Merak etmeyin, daha yeni başlıyoruz...

1 comment: